Es-Es yeni bölüm izle
21 Mart 2010 at 04:08 Filed in:dinimiz No Comments
Es-Es yeni bölüm tek part İndirip izlemek İcin TIKLAYINIZ
Es-Es Dizisi Yepyeni bölümüyle Kendi Gününde Saat 20:00 da Show Tv de ve UkalaChat.Com da…
Arama Sonuçları Kategori: dinimiz
21 Mart 2010 at 04:08 Filed in:dinimiz No Comments
Es-Es yeni bölüm tek part İndirip izlemek İcin TIKLAYINIZ
Es-Es Dizisi Yepyeni bölümüyle Kendi Gününde Saat 20:00 da Show Tv de ve UkalaChat.Com da…
21 Mart 2010 at 04:01 Filed in:dinimiz No Comments
Küçük Kadınlar 78. bölüm tek part İndirip izlemek İcin TIKLAYINIZ
Küçük Kadınlar Yepyeni bölümüyle sitemizde…
14 Eylül 2009 at 03:59 Filed in:dinimiz | köşe yazılerı No Comments
Kur’anda Cin Süresi var.
Resûl-i Ekrem’e teselli veren süredir.
Peygamberimiz amcasını ve eşini kaybetmiştir.
Derin acılar içindedir.
Mekke kafirleri iyice azmışlar,
Mülümanları ve müslümanlığı eziyorlar.
Efendimiz,Taif’te kötü karşılanmıştır.
Keder ve yeisle dönmektedir.
İşte Cin süresi…
Taifden dönüşünde vahyolunur.
Peygamberimize gelen vahiy,
“Mekke kafirlerine de ki!” diye başlar.
“Onlara, Cinlerin seni dinlediğini söyle!”
Cinler, sabah namazında,
Kur’an okuyan Peygamberimizi dinlediler.
Dinlediler ve iman ettiler.
“Doğruya ve hayra kılavuzlık ediyor”dediler.
“Halbu ki diyorlar…
“Biz sanmıştık ki…”
“Cinler ve İnsanlar…”
“Allah hakkında yalan söylemezler!”
Aldadıldıklarını itiraf ederler.
Kendilerini aldatan;
“Bizim beyinsiz”dedikleri,İblistir.
Sürede, Cinlerin şikayeti var.
Şikayetleri İnsanlardan.
“İnsanlar Cinlere sığındılar.”
“Bu Cinlerin gururlarını okşadı”
“Azgınlıklarını artırdı” diyorlar.
Yani,İnsanlar Cinleri azdırdı.
İnsanlar sebep oldu…
Cinlerin inançları sarsıldı.
Şüpheye düştüler!
Peygamberden ve Allahın varlığından.
Kur’anı dinlediler,inançları tazelendi.
Anladılar ki…
Onlar da İnsanlar gibi;
Kur’ana tabiidirler.
Allaha ortak koşmakatan vazgeçtiler.
Cinler”Biz göğe dokunduk”dediler.
Göğe dokunan Cinler…
Karşılarında titiz ve güçlü bekçiler buldular.
Yıldızlardan akan yıldırımlardan bahsederler.
“Eskiden”diyorlar…
“Hz.Muhammed’in peygamberliğinden önce,”
“Onu dinlemek için;”
“Semanın bazı makakamlarında otururduk.”
“Halbu ki şimdi” diyorlar…
Kim dinlemek istese…
Kim oraya gitmek istese..
Kendilerini can yakıcı yıldırımlar buluyor.
Şimdi aklınıza neler geliyor?
Yıldız savaşları değil mi?
Hani filimlerde gördüğünüz…
Uçan cismi parçalayan işıklar…
Cin süresinde anlatılan gibi…
Kayıp giden ışınlar/alevler!
Yıldızlardan akan yıldırımlar!
İnsanlar,bunu ne zaman hayal edebildi?
Yaklaşık bin üç yüz yetmiş yıl sonra!
Düşünebiliyormusunuz?
Bin üç yüz yetmiş yıl!…
Beklemenin gereği yoktu!
Kur’an-ı Kerimde zaten vardı.
Neyse devam edelim.
Kur’anı dinleyen cinler öğüt verirler.
“Allahı yer yüzünde kimse acze düşüremez.”
“Onu,Ondan kaçmakla da acze düşüremeyiz”
Cinler,Kur’anı dinleyip iman etmişlerdir.
“Rabbine inanlar” diyorlar…
Hakkından korkmaz.
Ne hakkının eksik verilmesinden…
Ne hakkına tecavüzden…
Ey İnsanlar!
Başka kim bu kadar adildir?
Hakınızı yemeyecek…
Ya da hakkınıza tecavüz etmeycek…
Allah’tan başka!
Kime güvenebilirsiniz?
Sürede Cinler anlatmaya devam ediyorlar.
“Allaha teslim olanlar da var”
“Haksızlığa sapanlarda”
“Onlar” diyorlar…
“Cehennemin yakacağı odunlardır.”
Kur’an,yüz çevirenin akıbetini de söyler.
“Şiddeti gittikçe artan azap”
Peygammber ibadete kalkınca…
Cinler etrafında üst üste yığılırlardı.
“Susun Kur’anı dinleyelim” derlerdi.
Bir de bize bakın…
Yaz da neler olduğunu hatırlarsınız.
Hani çocuklar için kamp düzenlenmişti.
Orda Kur’an kursu da vardı.
Çocuklara Kur’an öğretilecekti.
Ortalık kalktı oturdu.
Ne yobazlık kaldı!
Ne mollalık…
Halbu ki Cinler!
Kur’an okunurken“Susun!” diyorlar.
“Susun da dinleyelim”
Cin süresinde…
Allah, Peygamberimize seslenmektedir.
“Onlara tebliğ et ki!”
“Sen onlara zarar veremezsin.”
“Allaha ve Peygamberine”
“Karşı gelenleri Cehenneme atacağım!”
“Orda,ateş içinde”
“Sonsuza kadar kalacaklar!”
“İşte o zaman” diyor yüce Allah…
“Kim daha güçsüz”
“Kim sayıca az bilecekler”
Cin süresi,
“Teselli veren süredir”,demiştik.
Yüce Allah diyor ki…
“Onları cehenneme atacağım”
“O zaman anlayacaklar”
“Kim güçlü,kim güçsüz”
“Kim daha az,kim daha çok”
Böylece Efendimiz…
Karamsarlıktan kurtulur.
Teselli bulur.
Allah yolunda yürür.
Kim bilir?
Belki de Bedirde onlar da vardı.
Bedrin aslanlarına yardım etmişlerdi.
Rahmetli anacığım da bahsederdi.
“Yanımızdan ıraklar”diye.
Okuma yazma bilmeyen anacığım…
Bilinmeyen,görünmeyen varlıklardan bahsederdi.
“Yanımızda ıraklar”diye…
Allahın“görünmez yarattım”dediği…
Cinleri görmek kimin haddine!
Aklıma geldikçe hoşuma da gidiyor.
Yanımızdan ıraklar!
Yanımızdan ıraklar!
Yanımızdan ıraklar!
Aklıma da yattı be dostlar!
13 Eylül 2009 at 12:59 Filed in:Biyografi | Emolar | Kültür Sanat | Müzik | Pratik bilgiler | Programlar | Tanıtımlar | Tv Programları | Uncategorized | aşk | dinimiz | diziler | dış haber | gündem | haber | köşe yazıları | köşe yazılerı | magazin | msn nickleri | oyunlar | romanlar | sinema | siyaset | sohbet | spor | video | yarışma programları | yemek tarifleri | Şiir | şarkı sözleri | şifalı besinler | şifalı bitkiler No Comments
deneme
13 Eylül 2009 at 05:09 Filed in:dinimiz | köşe yazılerı No Comments
saat gecti arkadaslrla beraber balıga cıktık köyümüz güzeldir hep beraber 4 kişi ısıklarımızı aldık hersey sen sakrak gidiyo sonra baktım ileriye dogru gittik biraz sonra ısıgımız sönmeye başladı nedense pil bıttı dedık söndürdük biraz ilerde ısık gördük garip işiklar vardı sonra sanki etrarfta bir sessizlik hakim oldu abimiz sus deyince sustuk içimizi korku sapladı bir göl vardı tam ordaydık göle dogru gittik yavasca suya girdik saklanmak için su boyumuza gelıcektı nerdeyse sonra kim o dedik bir tas yagmuru basladı ısıklar sag sola gitmeye basladı taslar öle bir geliyoki yanımıza düşüyo ama vurmuyor neden se sonra kücük kardesım ısıgı yaktı feneri komik ama karsımızda inek vardı ısık söndürdük tekrar tuttuk inek yok bu sefer .. sudan cıktık bu sefer baska yere tutuk işigi bu sefer ınek baska yerde..besmele cekerek ordan cıktık..
yanlız deyiliz..
CİN
13 Eylül 2009 at 04:41 Filed in:dinimiz | köşe yazılerı No Comments
sorhostum o gece yip içip güzel bir eylenmiştim dunaya umrumda deyildi..karanlıktı eve gitmek için bahceden gitmek zorundaydım sarkı sölüyorum dünya benım nası olsa sarhosumya o bakımdan cakmagın ısıgıyla giderim eskilerin dediyi bir sey var orası beni ürkütür aslında sahipli derler cinler var derler gizmli bir yerdir ucurumun kenarıdır tam oraya dogru gidiyorum bir adam gördum uzun boylu dedim oda sarhos harelde yanına gittim tutum onu gel kardesım kimsin sen burda durma dedim bana git yoluna dedi sesi cok garipdi gel kardesım dedım sarhossun gel evine götüreyim dedim git yürü yoluna diyodu sadece baska bır kelıme sölemıydu sonra ne halın varsa gör dedim 10 m gittim aklıma geldi bizim orlarda uzun boylu bir adam yok ve beni herkes tanır adımı bile sölemedi kim bu dedim arkama baktımda yoktu orda kimse kosarak eve geldim kapımız tahtadandır aşap bir ev kapıyı kırdım o hızla eve geldim ve ayııldım o korkuyla..
ALLAH daha kötüsünden korusun..
CİN
11 Eylül 2009 at 22:46 Filed in:dinimiz No Comments
Cinler İnsanlara Nasıl Vesvese Verir?
Cinlerin konuşması mümkündür. Çünkü o konuşma büyülenmiş kişiye sihirbazın telkin ettiği gibi ruhun meyil ettiği bir şey olabilir. O bir ses değil ama büyülenmiş kimsede bir etki meydana getirmektedir. Cinler yakıcı ateş değildir, sadece ilk baştaki yaratışları yani maddeyi asliyeleri ateştir. Dolayısıyla Ademoğlunun cesedine girer. Şeytan latif bir cisim olup insana vesvese verir. Kişiye kötü düşünceler fısıldar, yani Rabbimizin (c.c.) buyurduğu gibi “insanların gönüllerine vesvese verir.’’ Cisimler birbirlerine giremez. Cisimler birbirlerine girerse o ateş olduğu için insan yanar’’ sözü yanlıştır. Çünkü ruh ve cisimlere giren hava gibi latif cisimler, kesif (yoğun) cisimlere rahatlıkla girebilirler. Cinde latif bir cisim olduğuna göre onunda insan bedenine girmesi mümkündür.(İbn-i Akil)
Cinlerin insan bedenine girebildiği bilinen bir gerçektir. Bunların bedene giriş yolları ve bedende olduklarının alametleri vardır ki, onları da şöyle sıralayabiliriz:
Hastada bu alametlerin hiç biri olmasa da, cinin bedende bulunduğu anlaşılabilir. Şöyle ki, hastanın kulağına ezan okumaya başlayınca açık alametler gözükmeye başlar. Hastanın bayılması, çığlık atması, titremesi, ellerini gözlerine kapatması gibi…
CİNLER İNSANIN BEDENİNE NASIL GİRER VE NEREDE DURUR?
İbn-i Abbas (radiyallahu anh) şöyle buyuruyor:
‘’ Cinler ateşin duman tarafından yaratılmıştır.’’
Duman ise insan vücuduna rahatlıkla girebilir. (Sigara dumanının girmesi gibi) Ekseriyetle beyinde karar kılarlar. Çünkü oradan diğer uzuvlara kolay etki edebilirler. Hastanın dilinden konuşan bazı cinlerde, beyinde olduklarını haber verirler. Cinler beyne girip orada yerleştikleri gibi, vücudun herhangi bir yerine de girip yerleşebilir, ağrı ve sancıya sebep olabilirler. Fakat bu ağrı ve sancılar cini olabileceği gibi, tıbbi de olabilir.
CİN ÇARPAN İNSANDA UYKUDA OLAN RAHATSIZLIKLAR
CİN ÇARPAN İNSANDA UYANIKKEN OLAN RAHATSIZLIKLAR
CİNİN HAZIR OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?
Cin eğer hastanın içinde ise şu alametler zuhur eder:
11 Eylül 2009 at 22:26 Filed in:dinimiz | köşe yazılerı No Comments
Arkadaşım Salim bir gün şarap içmiş. İyice sarhoş olunca da camiye gitmiş. Okuyup, üflemiş, dua etmiş. Daha sonra evine gelip yatıp uyumuş. Salim birkaç gün sonra bir lokantaya girmiş. Lokantada hiç müşteri yokmuş. Bir çorba söylemiş. Çorbasını içerken, lokantaya üç adam girmiş. Bu adamlar kısa boylu ve temiz, beyaz yüzlüymüşler. Tam da Salim’in masasına oturmuşlar. Salim onların bu hallerine şaşırarak çorba içmeyi bırakmış. Değişik bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamış. Adamlar, Salim’e, birkaç gün önce neden sarhoş halde camiye gittiğini sorarak çok kızmışlar. Biraz sonra kendisini ormana götürüp orada boğacaklarını söylemişler. Bağırsa da bunun faydası olmayacağını, çünkü başkalarının kendilerini görmediğini belirtmişler.
Daha sonra adamlar, Salim’i önlerine katıp ormana giderken, Salim bir fırsatını bulup kaçıp kurtulmuş. Salim ile yolda karşılaştığımda yüzü bembeyazdı. Olayı bana anlattı. Adamlardan kurtulduktan sonra boynunda bir ağrı oluştuğunu söyledi. Salim ertesi gün ormanda boğularak öldürülmüş olarak bulundu.
Aradan iki yıl geçti. Sonu kötü biten bu olayı başkalarına anlatarak onları da dipsiz bir kuyuya çekmek istemedim. Cinler, durumu anlarlarsa olayı öğrenenleri pişman ve perişan edebilirlerdi.
BY CİN
11 Eylül 2009 at 22:19 Filed in:dinimiz No Comments
İlim sahibi, bilen, bilgin, bilgili, belli düzeyde bir bilgi birikimine sahip olan kimse. Âlim kelimesi Arapça’daki “bilmek” anlamında olan “A-lime” kökünden türetilmiştir.
İslâm’da âlim; Allah (c.c.)’ın kitabı Kur’an-ı Kerîm başta olmak üzere Resulullah’ın hadîslerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslâmî ilimlerden gerektiği şekilde haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine ulaşmış kimseye denir. Bu kâbiliyetli kimseler temel İslâmî bilgileri aldıktan sonra, belli bir ilim dalında daha çok ilerleyip özel bir ihtisas alanına sahip olurlar. Âlim; bilgisi artıp ilerledikçe görüş açısı genişleyen ve bilgisi ile ihtisası dışındaki alanlarda hüküm vermekten çekinen, bildiklerinin doğruluğunu sürekli olarak araştıran kimsedir.
İslâm âliminin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olan ilimlerden birinde ilerlemesi mümkün olduğu gibi her mümin için farz-ı ayn olan belli seviyedeki ilimleri elde ettikten sonra, daha dar çerçevede bir ilim alanında söz sahibi olacak kadar ayrı bir sahada ilerlemesi mümkündür. İslâmî bir toplumda tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerde gerçek otorite sahibi âlimlerin varlığı zarurettir. Ayrıca bu ilimlere belli bir düzeyde sahip olup; ayrıca kimya, fizik, matematik, astronomi gibi bugün fen ilimleri olarak kabul edilen ilimlerin birinde de ihtisas kesbetmiş ilim adamlarının toplum içinde varlığı zorunludur. Bu ilimlerin birinde mütehassıs olmak her toplum içinde yaşayan insanlar için farzı kifâye durumundadır. Toplum içinde bir kişi veya birkaç kişinin bu ilimlere sahip olması, toplumun mükellef olduğu farz- ı kifâye durumunu ortadan kaldırır.
İslâm toplumunda âlimin en önemli görevlerinden biri ‘emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’dir. Âlimin toplumda Allah (c.c.)’ın emir ve yasaklarının tam anlamıyla uygulanıp uygulanmadığını, yöneticilerin Allah (c.c.)’ın hükümlerini uygulamada titiz davranıp davranmadıklarını kontrol edip bu hususta yöneticileri uyarması gerektiği gibi; bu konuda halkın da dikkatini çekmesi gerekir. Âlim, ümmetin ileri gelen şahsiyeti demektir. Âlim, her hususta İslâm’ın izzetini koruyan, İslâm’ın hâkimiyeti için gayret sarfeden, Allah (c.c.)’ın ahkâmını uygulama hususunda ihmalkâr davranan yöneticileri her zaman hak yola çekmeye çalışan kimse demektir. Âlim; yöneticiler zulüm ve adaletsizliğe sapınca onlardan ayrılan ve onlara karşı İslâmî bir tavır takınan kimsedir. İslâm âliminin, Allah (c.c.)’ın emirlerini çiğneyen yöneticilere yaltaklık eden İsrailoğulları âlimlerinden ayrı bir özellik taşıması, İslâmî izzetin gereğidir. Bu tavır İslâm âliminin takınması gereken bir tavırdır. İmam-ı Â’zam Ebû Hanîfe, imam Ahmed İbn Hanbel gibi vb. âlimlerin tavrı ve hassasiyeti bu idi.
İslâm âlimi hevâ ve hevesine uymayıp kendi arzuları istikametinde dîne ilâvelerde bulunan kimse değildir. İslâm bu çerçevedeki âlime büyük değer vermiştir. İslâm, âlimin izzet ve haysiyetini korumuş ve ona gereken mevkîi vermiştir. “…Allah (c.c.)’ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir. ” (Fâtır, 35/28). “Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz. ” (en-Nahl, 16/43). Ayetleriyle, Kur’an’ın âlimler hakkındaki hükmü en açık bir şekilde belirtilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), âlimleri birçok hadislerinde övmüştür. En çok övdüğü âlimler ise ilimleriyle amel edenler olmuştur. (Dârimî, Mukaddime, 27). İnsanları ilimleriyle irşâd edip, onlara ilmini duyuran kimseyi Allah (c.c.) toplum içinde sözü dinlenir kimse kılar. (İbn Hanbel, II, 162, 223-224). Buna karşılık ilmiyle dünyaya talip olan âlimler de yine Resulullah tarafından yerilmiştir. (Tirmizî, İlim, 6). Müslüman daima Hz. Peygamber’in dua buyurduğu gibi, Allah (c.c.)’tan dünya ve ahiretine yararlı bir ilim ister (Müslim, Zikir, 73; Ebû Dâvud, Vitir, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 23). İnsanların en hayırlıları âlimlerin en hayırlılarıdır (Dârimî, Mukaddime, 34, 55)
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir” (Buhârî, ilim, 10; Ebû Dâvud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17) buyuran Resulullah âlimlerin toplumu yönlendirme hususunda peygamberlere vekil ve halef olduklarını beyan etmiştir.
İbn Mes’ud’dan rivayet edilen bir hadiste, “Allah (c.c.)’u Teâlâ kıyamet gününde âlimleri toplayarak buyuracak ki: ‘Ben size sırf hayır murad ettim. Bunun için de kalblerinize hikmeti koydum. Haydi girin Cennetime. İşlediğiniz kusurlarınızı mağfiret ettim.” buyrulur.
Ebü’d-Derda’dan rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.s.) âlimleri şu şekilde övmüş ve müjdelemiştir: “Her kim bu ilim yoluna girer ve ondan bir ilim talep ederse; Allah (c.c.) onu Cennet yollarından bir yola koyar ve ilim isteyene melekler kanatlarını gererler. Bunu o âlimin uğraşısından hoşlandıkları için yaparlar. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar. Onlar yalnız ilmi miras bıraktılar. Şu halde onu alan çok büyük bir nasip almış olur.” (Buhârî, İlim, 10; Müslim, Zikir, 37; Ebû Dâvud, İlim, 1; Tirmizî, ilim, 19; ibn Mâce, Mukaddime, 17).
İlmi bir seviyeye sahip olan âlime, Allah (c.c.) katındaki değerinden dolayı itaat, Allah (c.c.)’ın emrine itaattir. Hak yolda ve hayra götüren bir hususta âlimin yaptığı tavsiyeye uymak müminler için farzdır. Bu farziyet ancak âlim, Allah (c.c.)’ın razı olduğu bir hususu tavsiye ederse söz konusudur. Allah (c.c.)’ın razı olmadığı ve Allah (c.c.)’ın emretmediği, dinde olmayan bir bid’atı tavsiye eden âlimin tavsiyesine uyulmaz. Böyle bir bid’ate çağrıldığında reddetmek ise mümin için farzdır. İslâm’da olmayan bir hususu dine sokmak ve kendinden bir hüküm koymak Rububiyyet iddiasında bulunmak demektir. Allah (c.c.)’ın emir ve yasakları dışına çıkıp İslâm dışı tağutî nizamlara yapışmak nasıl küfür ise, âlimlerin hevâ ve heveslerine uyarak koydukları hüküm ve gösterdikleri gayri İslâmî yol ve ibadetlere yönelmek ve bu ibadetleri dinden kabul etmek de küfürdür.
Bu duruma göre İslâm âlimi, toplumu yönlendiren ve Allah (c.c.)’ın hükümlerinin uygulanmasında titizlik gösteren bir rehberdir. Âlimler ilimlerinin gereği olarak toplum içindeki görev ve fonksiyonlarını daima hatırlamak zorundadırlar. Ümmetler, âlimlerinin doğru yolu izledikleri ve doğru yolda oldukları müddetçe ayakta kalırlar. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ali’min ölümü İslâm’da açılan bir gediktir” (Dârimî, Mukaddime, 32) buyurmuşlardır.
BY CİN
11 Eylül 2009 at 22:17 Filed in:dinimiz No Comments
Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:
Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)
Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)
Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur.
Evliyanın farkı
Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?
CEVAP
Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]
Kur’an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:
(Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]
Evliya ve mürşid-i kâmil
Sual: Her evliya aynı zamanda mürşid-i kâmil midir?
CEVAP
Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir.
Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez.
Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.
İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.
Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)
Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:
(Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)
Ulema ve evliya
Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen Evliya mı?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, Peygamberlik makamından nasibi olur. İslamiyeti bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allah (c.c.)ü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48).
BY CİN